Reklamı Geç
Reklam
Reklam
Bedri Baykam

Bedri Baykam


Covid günlerinde beyin fırtınaları!

07 Temmuz 2020 - 15:01

2020 için hâlâ henüz net bir durum yok ve tenisi çok özledik. Bu sürede sizi BIG3 dominasyonundan, geçmiş rekabetlere kadar geniş bir yelpazede tenis yolculuğuna çıkaracağım…
 
 
2020 tenis camiası için maalesef güzelliklerle hatırlanacak bir yıl olacağa benzemiyor. Bu satırları kaleme alırken ne Fransa Açık ne de ABD Açık turnuvalarının akıbeti, ne söylenirse söylensin, henüz belli değil. Her kafadan bir ses çıkıyor: “Basının gelmesine izin olmayacak”, “Bu sorunun yanıtı belirsiz”, “Seyircili olacak”, “Seyircisiz olacak”, “Oyuncular yanlarında yalnız tek kişi bulundurabilirler”, “Oyuncular seçtiğimiz otelde kalacak, bir başka hiçbir yere gidemeyecek” diyenler, komik komik gaflar yapanlar…
 
Şu anda bu yıldan artakalan iki slam turnuvasının hangi şartlarda nasıl oynanabileceğini ve seyredilebileceğini veya normal yapılması gereken tablolardan (karışık çiftler, juniorlar, tekerlekli sandalyeler vs.) kaçının gerçekten gündeme gelebileceğini hiç kimse bilmiyor.
 
COVID TENİSİ ÖZLETTİ! AMA…
 
Evet tenisi çok özledik. Kulübüm TED iki buçuk ay kapandığında, çareyi oğlum Suphi ile bahçede karşılıklı vole rekor denemeleri ile geçirmekte bulduk! TED Başkanı, eski takım arkadaşım sevgili Prof. Dr. Mehmet Tınaz, bu süreçte bana harika bir video yolladı: Bir sokakta, aynı boyda iki evin damından karşılıklı tenis oynayan ve inanılmazı başaran iki kızın uzun rallileri vardı! Telefonumda meydana gelen bir bozukluktan dolayı maalesef silinen beş aylık verilerim arasında o sihirli videoda vardı! Şayet bulup bana yollarsanız imzalı bir kitabınız hazır, söz! Sonrasında nihayet kulüpler açıldı ve biz gerçek kortlara çıkabildik.


 
ADRIA TUR’DA SKANDAL!
 
20-21 Haziran’da, Djokovic’in ön ayak olduğu Adriyatik Turnuvası’nda organizasyon komitesi ve seyirciler gerçekten çok kötü sınav verdiler. Sanki normal bir zamandaymışız gibi herkes kucak kucağa oturuyordu, “yeni normal” denilen davranış biçimi ile hiçbir alakaları yoktu. Bu turnuvadaki yönetim biçimi ve seyirci düzeninin, önümüzde duran bu yılın son iki slam turnuvası için çok anti-propaganda yapmış olacağını düşünüyorum. Aynen bizim mangalcılar, balıkçılar ve asker uğurlama törenlerinde gördüğümüz gibi, bu tenis seyircileri de birbirleriyle iç içe geçmeden yaşayamayacaklarını adeta göstermek istediler. Sonra da tabii ki ne olduğunu biliyorsunuz: Dünya yıldızı Djokovic, hem de delicesine sevdiği karısı ile beraber Covid 19’u kapıverdi! Aynen Dimitrov ve Coric gibi! O furyada sadece Zverev tesadüfen yakayı sıyırmayı başardı. Seyircileri saymıyorum bile!
 
Yine Adriyatik Turnuvası’ndaki değişik kuralları (4 oyunda biten setler, avantajda uzamayan karar puanları) hiç beğenmedim. Bunu birkaç yıldır sık sık duyuyoruz reklamlar yüzünden, maçlar fazla uzamasın ve ne zaman başlayacağı ne zaman biteceği belli olsun diye, kalkıp bu kaide değişikliklerini ısrarla teklif edenler var. Ben buna şiddetle karşı çıkıyorum, tenisin güzelliği bir maçın toplam yarım saat veya 10 saat sürebilmesindedir.
 
Tenisin kıyaslamalarla yürüyen bir kronolojisi, tarihi ve onuru vardır. Bu nedenle oyun çok değişse bile biz Borg, Mc Enroe, Sampras ve bugünkü Federer/Nadal dönemlerini bir şekilde kıyaslayabiliyoruz. Bu avantaj puanını yok etmek veya setleri dörtte bitirmek dışında, tenis topunu televizyon ekranında daha rahat görünsün diye ‘büyütmek’ de bir ara gündeme gelmişti, ki o daha da delice ve saçma sapan bir teklifti. Şahin gözü uygulaması, oyuna dürüstlük ve hatasıza yakın bir yönetim tarzı getiriyor; ama diğer değişiklikler gerçekten kabul edilemez.
 
ABD AÇIK’TAKİ KATI KURALLAR
 
Tenisçilerin günümüzde yanlarında yalnız tek kişi ile turnuvaya katılmalarını bekleyen Amerikan Tenis Federasyonu’nun (USTA) Başkanı, tenis tarihine arka kapıdan girdi. Şimdi siz Nadal, Federer veya dört kişi ile gezen belki ilk 30-40 numara olan tenisçilerden birine “Kız arkadaşın, masörün, antrenörün, performans partnerin veya babandan yalnız biri gelecek” dedikten sonra onların bu turnuvalara katılmasını bekleyebilir misiniz? Veya o turnuvanın bir ciddiyeti kalır mı? Herkesin neden kaybettiğine dair hazır bahaneleri olacağı bir slam turnuvası düşünebilir misiniz?


 
BIG3 DEVRİNDE YAŞAMA LÜKSÜ!
 
Bu arada bizlerin en büyük şansı, aynı dönemde Federer, Nadal ve Djokovic gibi birbirini eşit derecede yenme şansı olan üç büyük şampiyonun büyük turnuvaları beraber oynuyor olmaları. Bildiğiniz gibi bu üçlüye bir ara yolun ortasında Büyük Britanyalı tenisçi Andy Murray eklendi; ancak onun başarıları ve kariyeri sakatlıklar yüzünden daha limitli oldu ve ‘dörtlü’ süremedi. İşte elimizde kalan o Federerli son birkaç yıldan birini bu sene harcamış olmamız, çok olumsuz ve onlarsız bir Wimbledon kaçırmış olmamız çok daha büyük bir şanssızlık! Tenisseverler için de, tenis tarihi ve istatistikleri için de…
 
Söz ettiğimiz her üç tenisçinin de büyük turnuvalarda ve büyük maçlarda özellikle kendi limitlerini zorlayan, kendilerini aşan ve rakip iyi oynadıkça daha da iyi oynamayı bir şart olarak benimseyen birer sporcu olmaları, her ne kadar araya bazen yarı finalden önce onları yenebilen Wavrinka, Zverev, Rublev, Thiem, Medvedev, Cilic, Dimitrov gibi ‘yarı süperstarlar’ çıksa da, sonuçta BIG3’nin uzunca döneme yaydıkları büyük performans, tenis tarihinde kendilerine önemli bir yer açtı.
 


BAŞKA HANGİ DÖNEMLERE, HANGİ İSİMLER DAMGA VURMUŞTU?
 
Belki 1920’lerdeki Fransız “Dört Silahşörler”in dönemi, yani Cochet – Lacoste – Brugnon - Borotra’nın öne çıktıkları 12-13 yıllık dönem ilk büyük şampiyonluk patenti alan “Quatre Mousquetaires”leri efsane yaptı. 1960’lardaki Rod Laver-Newcombe-Ken Rosewall-Roy Emerson dörtlüsü, benzer bir üstünlüğü 15 yıla taşımışlardı. Hepsi Avustralyalıydı ve üstelik onların hemen ardından da gelen Tony Roche - Fred Stolle - Neal Fraser - Ashley Cooper - Lew Hoad da Avustralyalıydılar! Yani uzun lafın kısası o dönemlerde tenis, sanki araya ender olarak Amerikalıların sızdığı bir Avustralya sporu olarak görünüyordu.
 
Ya da 1970’lerin başlarında Nastase, Franulovic, Jan Kodes, Nikola Pilic gibi Doğu Avrupalı tenisçilerin özellikle toprak saha rekabeti, 70’lerin ikinci yarısı ve 80’lerin en başlarındaki Connors – Borg – McEnroe -Vilas dörtlüsü’nün (iki Amerikalı, bir İsveçli, bir Arjantinli) yoğun iz bırakarak yaşattıkları rekabetler, belki günümüz tenisine damgasını vurmuş bu büyük yıldız üçlüsüne en yaklaşılan dönemler olabilir.


 
90’LARDA BİRÇOK ŞAMPİYON ÇIKTI
 
1990’larda ‘başarı’ çok daha farklı isimleri taçlandırarak, daha fazla tenisçinin slam şampiyonlukları tatmasına imkân verdi: Boris Becker, Andre Agassi, Gustavo Kuerten, Yevgeny Kafelnikov, Mats Wilander, Ivan Lendl, Pete Sampras, Pat Rafter, Stefan Edberg, Goran Ivanisevic, Richard Krajicek, Michael Stich, Jim Courier, Michael Chang, Carlos Moya gibi isimler vardı. Siz kendiniz karar verin: Ekonomik terimler kullanırsak, 90’ların atomistik (pastanın çok fazla parçaya bölünmesi) piyasa paylaşımını mı tercih edersiniz yoksa 2000’lerin ortasında başlayıp günümüze kadar gelen oligopolistik (pastanın üçe - dörde bölünmesi) piyasa mı? Çok zor bir seçim! Büyük turnuvalarda yarı finalistlerin ve finalistlerin neredeyse önceden belli olduğu karşılaşmalar mı, yoksa her an herkesin sürpriz yapıp öne çıkabildiği ve herkesin birbirini yenebildiği açık kapışma alanları mı? İnanın seçim size bırakılsa, zorlanırsınız!
 
DJOKOVIC EZBERLERİ BOZDU

Sonuç olarak şunu kesinlikle söyleyebiliriz ki, bu dönemlerin hiçbiri Federer - Nadal - Djokovic üçgeninin başarısını yakalayamadı. Burada özellikle her finalde kendisini tutmasam da Sırp raket Djokovic’i tebrik etmek istiyorum, çünkü Federer ve Nadal’ın önden başlayıp şampiyonluklara tekel koymaya giriştikleri o ilk yıllarda başka bir tenisçinin onların egemenliğini rahatsız edebilecek kadar araya sızmasına ihtimal veren pek insan yoktu. İmkânsız görünen bu operasyonu hem de bambaşka bir ülkeden çıkarak Djokovic’in nasıl başardığının tam adını koyamıyorum.
 
Djokovic, her ikisinin doğru taraflarının üstüne bir de insanlık dışı bir fikri takip - konsantrasyon - maça asılma ve kritik puanların hiçbirisinde pes etmemek gibi, zaten bu düzeyde var olan değerleri iki buçukla çarpmayı başardığı için araya sızabildi! Sonuçta belki Federer kadar özel kabiliyeti, Nadal kadar ağır makine gücü olmasa da, birçok finalde kendilerini yenebilmesi işte bu sayede, yani çok özel mental zorlamaları ve kendisini vücuduna, duyularına, sinirlerine, bir Alman disiplini, bir Fransız doktor yaratıcılığı ve bir Uzakdoğu felsefesinin bilgeliği içinde yaklaşabilmesi sayesinde oldu.


 
ÜÇLÜNÜN EN UNUTULMAZ MAÇLARI
 
İşte korona pandemisi, tenis tarihinde olağandışı güzellikte izler bırakmış olan bu üçlü arasında yaşanan bazı inanılmaz maçların tekrarlanabileceği en kritik yılı askıya aldı, belirsizliğe taşıdı. Bu doğrultuda aklıma gelen en unutulmazlar karşılaşmalar demeyeceğim, ‘ağır çatışmalar’ arasında bakın hangilerini sayabiliriz:
 
2007 Roland Garros Finali’nde Nadal’ın Federer’i dört sette yendiği (6-3, 4-6, 6-3, 6-4) maç, 2012’de yine Nadal’ın Djokovic’i 2012’de yarı finalde elediği (6-4, 6-3, 2-6, 7-5) karşılaşma ve 2014’te finalde 3-6, 7-5, 6-2, 6-4 yendiği maçlar… Wimbledon’da 2007’de Federer’in Nadal’ı 5 sette (7-6, 4-6, 7-6, 2-6, 6-2) yendiği maç ve ertesi yıl bu sefer Nadal’ın Federer’i yine 5 setle (6-4, 6-4, 6-7, 6-7, 9-7) yendiği unutulmaz ötesi karşılaşma… Yine Wimbledon’da Djokovic’in Federer’i 2014, 2015 ve sonuncusu 2019’daki 3 finalde de mağlup ettiği efsane maçlar…
 
2010 ABD Açık Finali’nde Nadal’ın Djokovic’i 6-4, 5-7, 6-4, 6-2 yenerek ilk kez New York’ta şampiyon olduğu maç ve 2015 Finali’nde Djokovic’in Federer’i 6-4, 5-7, 6-4, 6-4 ile yendiği maç akla geliyor. Avustralya Açık’ta ise, bu üçlünün çarpışmalarından akıllarda en çok yer edenler, 2009’da Nadal’ın Federer’i finalde 7-5, 3-6, 7-6, 3-6, 6-2 yendiği maç, 2012 Finali’nde Djokovic’in Nadal’ı 5 set ile geçtiği (5-7, 6-4, 6-2, 6-7, 7-5) maç ve o 2017 Finali’nde oynanan ve tadı hâlâ damaklarda duran, Federer’in Nadal’ı 6-4, 3-6, 6-1, 3-6, 6-3 yendiği maç…
 


SEN DE Mİ BRUTUS?
 
45 yıldır oynanmış tüm slam turnuvalarının finallerini (ve sayısız binlerce başka maçlarını) seyretmiş olmanın keyfini ve gururunu taşıyorum. İyi ki tenis var! Ama bir an önce bitsin bu 2020 çilesi! Şu anda artık yılın kalan ikinci yarısında ne seyredip etmeyeceğim konusunda sonsuz tereddütlerimi çok iyi biliyorsunuz! Kim derdi ki, dünyada vücuduna aldığı besinleri, vitaminleri ve tüm vücut değerlerini bir robot veya bilgisayar kadar dikkatli takip eden Djokovic gibi bir dünya şampiyonu, tırnağı ile kazıyarak zirveye yükselmiş ve o yolun her santiminin değerini en iyi bilen bir insan, Covid-19 krizinde “geri dönüşü” planlamaya çalışan tenis dünyasına en büyük zararı sorumsuzca veren kişi olacak!
 
Eminim Nole de bizler kadar şaşkın ve pişmandır. Hatta bir de mahcuptur! Neyse bizler her birini affetmeye de razıyız, hazırız… Yeter ki o sonsuz keyfimiz yerine gelsin!
                     
Not: Bu yazımda yalnız erkek tenisinden söz etmiş olduğum için kadın tenisçilerden ve tüm tenis sevenlerden özür diliyorum.
 
*: Bu makale ilk olarak, Kort Dergi'nin 28'inci sayısında yayımlanmıştır. Kort Dergi'yi Turkcell Dergilik yada Türk Telekom e-dergi uygulamaları üzerinden indirebilirsiniz.